Değerli okuyucularım,
Bugün sizinle, Türk ve dünya edebiyatının en nadide mücevherlerinden biri olan, yüzyıllardır gönüllere şifa, akıllara ışık saçan Mesnevi eserini konuşmak için bir araya geldik. "Mesnevi kime aittir?" sorusu ilk bakışta basit bir cevap gibi görünse de, aslında ardında derin bir hikaye, büyük bir aşk ve ilahi bir ilham barındırır. Alanında uzun yıllardır emek vermiş, bu eserle nefes alıp veren bir uzman olarak, bu sorunun cevabını sadece bir isimle geçiştirmek yerine, sizi Mesnevi'nin büyülü dünyasına, yazarının ruhuna ve eserinin evrensel mesajına doğru kapsamlı bir yolculuğa çıkarmak istiyorum.
Öyleyse hemen sorunun net cevabını vererek başlayalım: Mesnevi eseri, tüm kainatın tanıdığı, "Hak dostu" lakabıyla anılan büyük mutasavvıf ve düşünür Mevlâna Celaleddin-i Rumi'ye aittir. Ancak bu isim, sadece bir yazarı değil, aynı zamanda ilahi aşkla yoğrulmuş bir varoluşu temsil eder. Şimdi gelin, bu büyük eserin ve sahibinin hikayesine daha yakından bakalım.
Mevlâna Celaleddin-i Rumi (R.A.), 13. yüzyılda yaşamış, hem doğu hem de batı kültürlerini derinden etkilemiş eşsiz bir şahsiyettir. 1207 yılında Horasan'ın Belh şehrinde doğmuş, ailesiyle birlikte Moğol istilası nedeniyle Anadolu'ya göç etmiş ve ömrünün büyük bir kısmını, bugün de ruhani merkezlerinden biri olan Konya'da geçirmiştir. Babası Bahaeddin Veled, "Sultan-ül Ulema" (Alimlerin Sultanı) unvanına sahip büyük bir alimdi ve Mevlâna'nın ilk eğitimini ondan almıştır.
Mevlâna, genç yaşta medreselerde dersler vermiş, ilim ve fıkıh konularında derin bir bilgiye sahip olmuştur. Ancak asıl dönüşümü ve kemale erişi, hayatına Şems-i Tebrizi'nin girişiyle başlar. Şems, Mevlâna'nın içinde saklı olan ilahi aşk potansiyelini ateşleyen, onun ruhunu coşturan bir ayna, bir anahtardı. Mevlâna, Şems ile yaşadığı derin sohbetler ve manevi paylaşımlar sayesinde, "hamdım, piştim, yandım" dediği o büyük dönüşümü yaşamış, şeriat bilgisinden hakikat bilgisine, kuru akıldan coşkun aşka yol almıştır. İşte Mesnevi, bu büyük aşkın ve dönüşümün edebi ve manevi bir meyvesidir.
Mesnevi'nin yazım süreci, diğer pek çok eserden oldukça farklı ve ilahi bir vecd haliyle gerçekleşmiştir. Şems'in ayrılığıyla derinden etkilenen Mevlâna, içine dolan ilahi aşkı, şiirler ve hikayeler aracılığıyla dışa vurmaya başlar. Bu dönemde hayatına giren bir başka önemli şahsiyet ise Hüsameddin Çelebi'dir.
Rivayet odur ki, Hüsameddin Çelebi bir gün Mevlâna'ya gelerek, "Üstadım, sizin hikmetli sözlerinizi ve öğütlerinizi bir araya getiren bir eser olsa da, insanlar ondan faydalansa" der. Mevlâna da cebinden, "Dinle neyden kim hikâyet etmede / Ayrılıklardan şikâyet etmede" dizeleriyle başlayan meşhur Mesnevi'nin ilk 18 beyitini çıkarıp ona uzatır ve "İşte bu, Mesnevi'nin girişidir" der.
Bu an, Mesnevi'nin doğuşunun başlangıcıdır. Yaklaşık 15 yıl süren bir süreçte, Mevlâna hazretleri kendinden geçmiş bir halde, bazen sema ederken, bazen yürürken, bazen de otururken beyitler söylemiş, Hüsameddin Çelebi de onun dizlerini not etme göreviyle onurlandırılmıştır. Bu sebeple Mesnevi'ye "Çelebi Mesnevisi" de denilmiştir. Bu, sadece bir dikte süreci değil, adeta bir ilahi vahyin yeryüzüne yazıya dökülüşüydü. Mevlâna, bu beyitleri söylerken kendini kaybeder, adeta ilahi bir kanal görevi görürdü. Eser, 6 cilt halinde, Farsça olarak kaleme alınmış ve yaklaşık 25.618 beyitten (çift dize) oluşmaktadır.
Mesnevi, basit bir hikaye kitabı ya da bir şiir derlemesi değildir. O, insanın kendini, Rabb'ini ve varoluşun sırlarını anlamasına rehberlik eden devasa bir manevi okyanustur. İçerisinde binlerce hikaye, kıssa, alegori ve sembol barındırır. Bu hikayeler, hayvanlar, insanlar, padişahlar, dervişler ve günlük hayattan alınan sıradan olaylar üzerinden bize aşkı, sabrı, hoşgörüyü, tevazuyu, benlik mücadelesini, dünya malına tamah etmemeyi ve ilahi aşka ulaşmanın yollarını anlatır.
Mesnevi'nin ana teması, "tevhid" yani Allah'ın birliği ve "aşk"tır. Mevlâna, Mesnevi aracılığıyla insanlara ilahi aşkın gücünü, ayrılıkların aslında birleşmeye giden yollar olduğunu, nefsin tuzaklarını ve ruhun yükselişini fısıldar. Eserin dili Farsça olsa da, içerdiği evrensel mesajlar sayesinde tüm dünyada farklı dillere çevrilmiş ve milyonlarca insana ilham kaynağı olmuştur.
Yıllardır bu alanda çalışan ve Mesnevi'nin derinliklerinde kaybolan biri olarak, size şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Mesnevi'nin kapısından içeri adım attığınızda, sadece bir kitap okumaz, adeta ruhunuzu arındıran, zihninizi açan ve kalbinizi yumuşatan bir nehre dalarsınız. Her bir hikayesi, günümüz dünyasının karmaşasına, stresine ve ruhsal boşluğuna bir çözüm, bir teselli sunar.
Mevlâna'nın 13. yüzyılda kaleme aldığı Mesnevi, aradan geçen bunca zamana rağmen günümüzde de değerini kaybetmemiş, aksine artırmıştır. Peki neden?
Böylesine zorlu bir dünyada, insanların birbirine yabancılaştığı, hoşgörünün azaldığı bu dönemde, Mesnevi'nin "Gel, gel, ne olursan ol yine gel!" felsefesi, kalplerimizdeki tüm ayrılık duvarlarını yıkmaya adaydır.
Mesnevi'nin derinliklerine dalmak isteyenlere naçizane birkaç önerim var:
Sonuç olarak, "Mesnevi eseri kime aittir?" sorusunun cevabı nettir: O, gönüller sultanı Mevlâna Celaleddin-i Rumi'ye aittir. Ancak onun bu eseri, sadece kendi şahsiyetine ait bir yaratım değil, adeta ilahi bir lütfun, aşkın ve hikmetin bir yeryüzü tezahürüdür. Mevlâna, bu eseriyle bizlere sadece bir miras bırakmakla kalmamış, aynı zamanda yaşam boyu sürecek bir öğrenme ve gelişme yolculuğunun kapılarını aralamıştır.
Bizlere düşen ise, bu eşsiz mirasa sahip çıkmak, onu anlamaya çalışmak ve hayatımızın her alanına tatbik ederek bu ebedi ışığı gelecek nesillere taşımaktır. Unutmayın, Mesnevi sadece okunacak bir kitap değil, yaşanacak bir tecrübe, içsel bir dönüşüm yolculuğudur. Mevlâna'nın sözleriyle bitirelim: "Her ne arıyorsan kendinde ara!" Mesnevi de tam da bu aramıza rehberlik eden bir kılavuzdur.
Sevgi ve hikmetle kalın.