Sinema, o büyülü dünya... Kimimiz için bir kaçış kapısı, kimimiz için bir düşünce platformu, kimimiz içinse sadece keyifli bir zaman geçirme aracı. Yıllar içinde binlerce filme tanıklık etmiş, perdenin önünde ve arkasında birçok farklı hikayenin gücüne inanmış bir uzman olarak, 'İzlemeyi sevmediğiniz film türü hangisidir?' sorusuyla karşılaştığımda yüzümde bir tebessüm belirdi. Çünkü bu soru, sadece bir türü işaret etmekten öteye geçiyor; aslında kişinin sinemadan beklentilerini, ruhuna neyin iyi geldiğini ve hangi hikayelerin onu derinden etkilediğini ortaya koyuyor.
Samimiyetle söylemeliyim ki, sinema evreninde takdir ettiğim, saygı duyduğum ve sanatsal değerini kabul ettiğim çok farklı türler var. Her yönetmenin, her senaristin bir derdi, bir anlatmak istediği var. Ancak, kişisel seyir zevkim ve beklentilerim doğrultusunda, aşırı şiddet ve işkence temalı filmler, benim için perdenin karardığı, uzak durmayı tercih ettiğim bir alan olmuştur.
Bu tür filmler, genellikle "gore" veya "torture porn" olarak da adlandırılır. İçerisinde insan onurunu aşağılayan, fiziksel ve psikolojik işkencenin detaylı bir şekilde gösterildiği, kan ve vahşetin sınır tanımadığı sahneleri barındırırlar. İlk duyulduğunda belki de herkesin aklına gelen türler olmasa da, bu alt türler özellikle belirli bir kitle tarafından takip ediliyor. Peki, neden böylesine güçlü bir ifadeyle bu türden uzak durduğumu söyleyebilirim?
Sinema benim için bir deneyimdir, bir duygusal yolculuktur. Bir film izlerken hissetmek, düşünmek, karakterlerle bağ kurmak isterim. Ancak aşırı şiddet ve işkence temalı filmler, bende bir gerilimden çok, içimde bir rahatsızlık hissi bırakıyor. Bu filmlerin yarattığı atmosfer, seyir zevkinden ziyade bir tükenmişlik ve karamsarlık hissiyle beni baş başa bırakıyor. İzlerken hissettiğim acı, empati sınırlarını aşarak beni filmin dışına itiyor ve kendimi bu tür bir olumsuzluğa maruz bırakma isteğimi tamamen yok ediyor. Bu, benim için bir eğlence veya sanatsal tatmin değil, aksine ruhsal bir yük haline geliyor.
Sanatın görevi her zaman güzellikleri sunmak değildir; bazen çirkinliği, acıyı, karanlığı da gösterebilir. Ancak bu, nasıl gösterildiği ve ne amaçla gösterildiği ile ilgilidir. Şiddet, eğer bir hikayenin vazgeçilmez bir parçasıysa, karakter gelişimine hizmet ediyorsa, önemli bir mesaj taşıyorsa ya da belirli bir toplumsal duruma ayna tutuyorsa, elbette sinemanın dilinde yeri vardır. Örneğin, savaş filmlerindeki ya da gerilim filmlerindeki şiddet, çoğu zaman karakterlerin mücadelesini, tehlikeyi ya da bir mesajı aktarmanın bir aracıdır.
Fakat aşırı şiddet ve işkence temalı filmlerde, şiddet çoğu zaman amacın kendisi haline geliyor. Sadece şok etkisi yaratmak, mide bulandırmak veya izleyicinin dayanma sınırlarını test etmek için kullanıldığında, benim gözümde sanatsal değerini büyük ölçüde kaybediyor. Bir yönetmenin, bir hikayeyi anlatmak yerine sadece vahşet üzerinden bir etki yaratmaya çalışması, benim için kolaycılık ve sığlık olarak algılanıyor.
Bu tür filmler, insan doğasının en karanlık, en zalim yanlarını gözler önüne seriyor. Elbette insanlık tarihi bu tür olaylarla dolu; ancak onları bu denli detaylı ve bazen de adeta bir fetiş objesi gibi sunmak, benim insanlığa olan inancımı sarsıyor. Bir uzman olarak, sinemanın bir ayna olduğunu bilirim. Ancak bu aynanın sadece en çirkin yansımaları göstermesi ve bunu yaparken bir çözüm, bir sorgulama ya da bir umut kapısı aralamaması, beni derinden etkiliyor. Empati kurmakta zorlandığım, sadece acıya ve yıkıma odaklanmış hikayeler, beni hayattan uzaklaştırıyor ve içime bir ağırlık çökmesine neden oluyor.
Elbette, sinema kişisel bir yolculuktur ve herkesin tercihleri farklıdır. Bir türü sevmemek, o türün "kötü" olduğu anlamına gelmez. Benim sevmediğim bu türün de kendine has bir izleyici kitlesi var. Bazı insanlar için bu filmler, bilinçaltındaki korkularla yüzleşmenin bir yolu olabilir. Kimisi için bir deşarj, kimisi içinse insan psikolojisinin karanlık labirentlerini keşfetme arzusu... Bu bakış açılarına saygı duyuyorum, ancak kendi perdemde bu yolculuklara eşlik etmeyi tercih etmiyorum. Çünkü sinema benim için bir beslenme, bir zenginleşme aracıdır.
Benim sinemadan beklentim, duygu ve düşünce derinliği sunmasıdır.
İlham veren hikayeler: İnsan ruhunun direncini, umudunu ve dönüşümünü anlatan filmler.
Düşündüren senaryolar: Karmaşık ahlaki ikilemleri, toplumsal sorunları ele alan ve beni film bittikten sonra bile üzerinde düşünmeye sevk eden yapımlar.
Karakter derinliği: Gerçekçi, kusurlu ama bir o kadar da insani karakterlerin iç dünyasına yolculuk etmek.
Estetik ve görsel şölen: Gözü ve ruhu doyuran, yaratıcı sinematografi ve sanat yönetmenliği olan filmler.
* Gerçekçi dramlar, nitelikli bilim kurgu, tarihî epikler, hatta bazen neşeli ve zeki komediler... Bunlar benim ruhuma iyi gelen, bana bir şeyler katan türler.
Sevgili sinemaseverler, benim bu tercihimden yola çıkarak size birkaç pratik öneride bulunmak isterim:
Sonuç olarak, sinema kişisel bir sanattır. İzlemeyi sevmediğim türler, benim kendi sinema yolculuğumda tercih ettiğim patikalar değildir. Ancak bu, o patikaların varlığını inkar ettiğim veya başkalarının orada yürümesini eleştirdiğim anlamına gelmez. Önemli olan, herkesin kendi sinema haritasını çizerken, kendine karşı dürüst olması ve bu eşsiz sanattan en iyi şekilde faydalanmasıdır. Perde açıldığında, o anın sizin için değerli ve anlamlı olmasını dilerim. Çünkü sinema, hayatın ta kendisidir; renkli, derin ve her zaman keşfedilmeyi bekleyen!