Türkiye'nin önde gelen bir uzmanı olarak, Orta Doğu politikasının ve Filistin meselesinin karmaşık katmanlarını yıllardır yakından takip ediyorum. Bu coğrafyanın her bir lideri, kendi içinde bir hikaye, bir mücadele barındırır. Bugün, sizlere Filistin mücadelesinin en uzun soluklu liderlerinden biri olan Mahmud Abbas'ı, nam-ı diğer Abu Mazen'i, kendi perspektifimden, tüm derinliği ve çelişkileriyle anlatmak istiyorum.
Filistin halkının kaderiyle iç içe geçmiş bir hayatı anlamak için sadece resmi biyografilere bakmak yetmez; kalbinizi ve aklınızı bu toprakların acısına, umuduna ve direnişine açmanız gerekir. Haydi, Abbas'ın kim olduğuna yakından bakalım.
Mahmud Abbas, 1935 yılında, Filistin'in o güzelim kuzey kenti Safed'de dünyaya geldi. O zamanlar bu topraklar İngiliz Mandası altındaydı ve bölge, siyasi fırtınaların eşiğindeydi. Ancak Abbas'ın çocukluğu, tıpkı binlerce Filistinlininki gibi, 1948'de büyük bir trajediyle kesintiye uğradı: Nakba (Büyük Felaket). Safed'den ayrılarak Suriye'ye sığınmak zorunda kalan bir mülteci olarak yaşama devam etti. Bu deneyim, onun kişiliğini, siyasi duruşunu ve Filistin davasına olan bağlılığını derinden şekillendirdi.
Düşünsenize, daha küçücük bir çocukken topraklarınızdan koparılıyorsunuz. Bu, sadece bir yer kaybı değil, aynı zamanda bir kimlik, bir aidiyet kaybıdır. İşte bu travma, Abbas'ın ve onun neslindeki birçok Filistinli liderin ruhuna işledi. Şam Üniversitesi'nde hukuk eğitimi aldı, ardından Sovyetler Birliği'nde doktorasını tamamladı. Bu entelektüel arka plan, onun gelecekteki diplomatik rolü için sağlam bir temel oluşturdu.
Abbas, Filistin ulusal hareketinin en önemli isimlerinden biriydi. 1950'li yılların sonlarında, sürgündeki Filistinli gençler arasında yavaş yavaş yükselen bir isyan ateşi vardı. İşte bu ateşin en önemli kıvılcımlarından biri de Fatih Hareketi oldu. Abbas, efsanevi lider Yaser Arafat'ın da aralarında bulunduğu kurucu üyelerden biriydi. Fatih, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) içinde zamanla en güçlü fraksiyon haline gelecekti.
Abbas'ın rolü, Arafat'ın aksine, daha çok siyasi ve diplomatik kulvardaydı. Askeri operasyonlardan ziyade, finansal kaynakların sağlanması, uluslararası ilişkilerin kurulması ve FKÖ'nün siyasi vizyonunun şekillendirilmesi konularında aktif rol oynadı. Arafat'ın karizmatik ve askeri yönünün yanında, Abbas daha sakin, daha analitik bir figür olarak öne çıktı. Bu durum, zaman zaman aralarındaki siyasi ayrılıkların da tohumlarını ekti. Ancak, Abbas her zaman Arafat'ın en yakınındaki isimlerden biri olarak kaldı. Bu, onun Filistin mücadelesindeki ağırlığını ve itibarını pekiştiren önemli bir detaydır.
Mahmud Abbas'ın kariyerinde belki de en çok öne çıkan dönem, 1990'ların başındaki Oslo Barış Süreci'dir. O, İsrail ile gizli temasların kurulmasında ve Oslo Anlaşmaları'nın müzakere edilmesinde kilit bir rol oynadı. Bu anlaşmalar, Arafat ile İsrail Başbakanı Rabin'i Beyaz Saray çimlerinde tokalaştıran tarihi anlara yol açtı ve Filistinliler için sınırlı özerklik sağlayan Filistin Ulusal Yönetimi'nin (FUÖ) kurulmasını öngördü.
Abbas, bu süreçte tam bir pragmatist olarak davrandı. Silahlı direnişin bir yere varamayacağını, ancak diplomatik çözümlerin bir Filistin devleti kurma potansiyeli taşıdığını savundu. Ne var ki, Oslo'nun getirdiği umutlar zamanla büyük hayal kırıklıklarına dönüştü. Anlaşmaların tam olarak uygulanmaması, İsrail yerleşimlerinin genişlemesi ve sürekli şiddet döngüsü, iki devletli çözüm vizyonunu adeta boğdu. Abbas, bu hayal kırıklıklarının da canlı bir tanığı oldu. Bugün bile, Oslo'nun mirası Filistin içinde derin tartışmalara neden olmaktadır.
2004 yılında, Yaser Arafat'ın vefatının ardından Filistin liderliği için yeni bir dönem başladı. Mahmud Abbas, Arafat'ın yerine hem FKÖ İcra Komitesi Başkanı hem de Filistin Ulusal Yönetimi (FUÖ) Başkanı olarak seçildi. Bu, omuzlarına çok ağır bir yük demekti. Bir yanda küresel çapta tanınmış, Filistin mücadelesinin sembolü olmuş bir liderin mirası; diğer yanda ise iç bölünmeler, İsrail işgalinin devamı ve barış sürecinin tam anlamıyla tıkanmış olması gibi devasa sorunlar.
2005 yılındaki başkanlık seçimlerini kazanarak meşruiyetini perçinlese de, Abbas'ın liderliği pek de kolay olmadı. En büyük kırılmalardan biri, 2007'de Hamas'ın Gazze Şeridi'ni ele geçirmesiyle yaşandı. Bu olay, zaten zayıf olan Filistin birliğini daha da parçaladı ve Abbas'ın Batı Şeria merkezli otoritesini Gazze'den ayırdı. Bu bölünme, Filistin davasının gücünü zayıflatan ve uluslararası alandaki etkinliğini azaltan en kritik faktörlerden biri oldu.
Abbas'ın yönetim anlayışının temelinde diplomasiye ve müzakerelere olan inanç yatar. O, uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde bir Filistin devleti kurma çabasını her zaman öncelikli tuttu. Bu doğrultuda, Filistin'in 2012'de BM'de "üye olmayan gözlemci devlet" statüsünü kazanması, onun önemli diplomatik başarılarından biri olarak kabul edilir. Bu adım, Filistin'in uluslararası alandaki tanınırlığını pekiştirdi ve Abbas'ın stratejisinin bir yansıması oldu.
Ancak liderliği, içeride ve dışarıda eleştirilere de maruz kaldı. Uzun süredir seçimlerin yapılmaması, genç nesillerle arasındaki algılanan kopukluk ve Batı Şeria'daki yerleşim birimlerinin genişlemesine karşı etkili bir çözüm üretememesi gibi konular sıkça gündeme geldi. Özellikle Filistinlilerin büyük bir kısmının "direniş" çağrısı yaptığı bir dönemde, Abbas'ın barışçıl diplomasiye odaklanması, bazı kesimler tarafından pasif bulunmasına neden oldu. O, sürekli olarak, İsrail ile tam güvenlik koordinasyonunu sürdürerek bölgedeki istikrarı sağlamaya çalıştı, ancak bu da Filistin halkının bir kısmında hayal kırıklığı yarattı.
Türkiye gibi bölgesel güçler için Mahmud Abbas, Filistin halkının meşru temsilcisi ve iki devletli çözümün önemli bir savunucusudur. Ankara, Abbas'ın liderliğini ve Filistin'in bağımsızlık çabalarını desteklerken, Filistinliler arasındaki birliğin sağlanmasının da altını çizmektedir. Abbas, uluslararası ziyaretlerinde sürekli olarak Filistin davasını canlı tutmaya, adaletsizlikleri dile getirmeye ve uluslararası toplumdan destek almaya çalıştı. Özellikle ABD ve Avrupa Birliği ile ilişkileri her zaman Filistin dış politikasının merkezinde yer aldı. Ancak son yıllarda ABD'nin İsrail yanlısı politikaları, Abbas'ı alternatif arayışlara itti.
Bugün, 80'li yaşlarının sonlarına merdiven dayamış olan Mahmud Abbas'ın geleceği ve ardından kimin geleceği, Filistin siyasetinin en kritik sorularından biridir. Onun ayrılığıyla Filistin liderliğinde büyük bir boşluk oluşacağı aşikardır. Mirası ise tartışmalı olacaktır: Bir yanda hayatını Filistin devletinin kurulmasına adamış, diplomasiye inanmış, pragmatik bir lider; diğer yanda ise halkının birliğini sağlayamamış, seçimleri ertelemiş, halkın umutsuzluğunu derinleştirmiş bir lider figürü...
Abbas'ın en büyük mirası belki de, Filistin devletini uluslararası alanda daha görünür kılması ve uluslararası hukuk çerçevesinde tanınma çabalarını sürdürmesi olacaktır. Ancak aynı zamanda, bir devletin temellerini atma potansiyeli taşıyan Oslo sürecinin neden başarısız olduğunu ve Filistin'in neden hala işgal altında olduğunu sorgulayan bir neslin de lideri olarak hatırlanacaktır.
Mahmud Abbas, Filistin tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birinde liderlik yapmış, karmaşık bir karakterdir. O, Safed'den mülteci olarak koparılmış, hayatının her anını Filistin davasına adamış, hem umutların hem de hayal kırıklıklarının bir simgesi olmuştur. Direnişin gölgesinden çıkarak diplomasiye uzanan yolu seçmiş, ancak bu yol da dikenlerle dolu olmuştur.
Onun liderliği altında Filistinliler, devlet kurma hayaline belki hiç bu kadar yaklaşmamış, ancak aynı zamanda hiç bu kadar bölünmüş de olmamışlardır. Abbas, Filistin halkının özgürlük mücadelesinin devam eden bir parçasıdır ve onun hikayesi, bu mücadelenin tüm zorluklarını, fedakarlıklarını ve bitmek bilmeyen umudunu anlatır. Onun mirası, kuşkusuz, gelecek nesiller tarafından da tartışılmaya ve değerlendirilmeye devam edecektir. Bizlere düşen, bu karmaşık hikayeyi tüm çıplaklığıyla anlamaya çalışmak ve Filistin halkının haklı davasına destek olmaya devam etmektir.